Yazı Detayı
10 Ocak 2019 - Perşembe 15:20
 
TURGUTLU KENT MÜZESİ
Rahim SAĞ
rahimsag@kemalpasaaktuel.com
 
 

Eski adıyla Kasaba yeni adıyla Turgutlu, Manisa iline bağlı ve Kemalpaşa’nın en yakın komşu ilçe olmasının çok ötesinde yüzyıllarca Kemalpaşa ile kader birliği etmiş olan, öte yandan günümüzde sahip olduğu 160 bin nüfusuyla Türkiye’nin büyük ilçelerinden biri. Turgutlu, Kemalpaşa’nın güney doğu yönünde yer alan, son yıllarda yaptığı özellikle kültürel hamlelerle kendinden söz ettiren, popüler tabirle “trend” bir ilçe.

Turgutlu ile Kemalpaşa’nın bu yakın komşuluğu sadece coğrafî bir nitelik taşımaktan çok daha öte derinlikli anlamlar içeriyor. Bilinen tarihleri itibarıyla Persler’in varlığına son verdiği Sard’dan daha batıya yol aldıkları güzergâhta bulunan bölge Makedonyalı Büyük İskender’in Nymphaion’dan sonraki duraklarından biri, aynı zamanda Pergamon (Bergama) Devleti’nin vesayetinde Roma ve Doğu Roma yani Bizans egemenliğine girmiş bir yerleşim. Ancak bu iki yerleşimi birbirinden ayrı düşünmemizi sağlayan çok anlamlı bir benzerlik ve ortaklık daha var: Her iki yerleşim de bilinen tarihsel süreç içerisinde, Nif ovasının bitek topraklarından yüzyıllarca beslenmiş; aynı zaman dilimlerinde ortak varlığı ve yokluğu birlikte yaşamıştır.

Turgutlu, Saruhan Bey’in Manisa ve Nif/Kemalpaşa’yı ilk kez Türk egemenliğine kattığı 1313 yılında aynı zamanda içinde Sard (Salihli), günümüzdeki Demirci’yi de Türk kıldığı coğrafyanın içinde bulunan ve aslında kırsalını göçebe Türklerin çoktan ele geçirdiği bir coğrafyadır. Bu kader birliği, Yıldırım Beyazıt’ın Nif ve Turgutlu’yu Osmanlı himayesine aldığı 14. yüzyıl sonlarında da; Emir Timur’un bölgede Osmanlı egemenliğine son verdiği 15.yüzyıl başlarında da aralıksız devam etmiştir. 

Fetret’e son veren Sultan Çelebi Mehmet, Kayı boyunun kurduğu Osmanlı Hanedânı’nın devlet çatısını yeniden çattığında da bu iki ilçe kader bağlamında yine yan yanadır. Nif ve Turgutlu, Yörük aşiretlerinin tahririni yazan kâtip yan yana yazmıştır onları, keçi sayılarıyla, savaşta lojistik ihtiyacı için develerini de... 17.yüzyılda bölgeye gelen Evliya Çelebi, Şehr-i Durgutlu’yu ziyaretinin hemen arkasından Şehr-i Nif’i ziyaret etmiş ve bu iki şehri ard arda yazmıştır.

Prof.Dr. İlber Ortaylı’nın “İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı” olarak nitelediği 19.yüzyılda, ulaşım teknolojisinin artmasıyla iki ilçe arasındaki yakınlık daha da artmış; Nif’in Sofular (Yiğitler) ve Parsa (Bağyurdu), Halilbeğlü beldeleri ile Sarılar, Sinancılar, Aşağı ve Yukarı Hamza Baba karyeleri ticarî ilişkilerini neredeyse tamamen Kasaba üzerinden gerçekleştirir hale gelmiştir. 

Çanakkale’ye Nif’ten ve Kasaba’dan giden Mehmetler, cephede yan yana savaşmış ve şehit olmuştur; onları bekleyen eş ve çocukları acılarını ortak yaşamışlardır. 93 Harbi, 1897 Türk-Yunan Harbi, Balkan Harbi ve Cihân Harbi denilen I.Dünya Savaşı’na katılan Nifli ve Kasabalı Mehmet de, onlar savaşta olduğu için ailelerinin satmak zorunda kaldığı bağları, zeytinlikleri ucuz fiyata kapatan da Nifli ya da Kasabalı Yorgi aynıdır.

Daha acılı günlerin başladığı Yunan işgalinde de iki yakın komşu kasaba aynı kaderi paylaşır ve Yunan esareti Nif’te 25 Mayıs 1919’da, o zamanki adı Kasaba olan Turgutlu’da 29 Mayıs 1919’da başlar; 7 Eylül 1922’de Kasaba, 8 Eylül 1922’de Nif Türk Ordu birliklerince kurtarılır. Ancak bu iki kardeş ilçeden biri olan Kasaba, ne yazık ki hemen yanı başındaki Nif kadar şanslı değildir. Çünkü Kasaba’nın, Yunan özel imha birliklerince bir mahallesi dışında evleri, camileri, iş yerleri, evlerin müştemilatı ve ahırları, ahırlarındaki hayvanlarla birlikte tamamen yakılır. 8 Eylül 1922 günü Yunan işgalinden kurtulan Nif’teki mutlu atmosfere rağmen hemen yanındaki Kasaba’da ağır bir hüzün yaşanmaktadır. Kasaba’nın evleri, ahırları, tarlaları, mahsulleri tamamen yakılan Müslüman Türkahâlisi evsiz barksız, sokakta yaşamaya mahkûm olduğu ve zorlu kış günlerinin kapıda kol gezdiği bir sonbaharı beklemektedir.

Yazar Yakup Kadri (Karaosmanoğlu), 1932 yılında yayınlanan Yaban adlı romanında Yunan işgalinden yeni kurtulmuş Anadolu’nun trajik ve insanlık tarihi açısından kan dondurucu nitelikteki durumunun en gerçekçi betimlemesini yapar: “Sakarya Savaşı’ndan sonra düşman orduları Haymana, Mihalıççık ve Sivrihisar bölgelerini bize, yer yer ateş yığınlarıyla örtülü ıssız ve engin bir virane halinde bıraktı. O âfetlerden arta kalmış halkın, bu taş yığınları arasında, ilk insanlardan farkı yoktur. Bunlar, yarı çıplak bir halde dolaşıyor; alevin kararttığı harman yerlerinde toprağa, çamura karışmış yanık buğday ve mısır tanelerini iki taş arasında ezerek öğütmeye çalışıyor; adı bilinmez otlardan, ağaç köklerinden kendilerine bir nevi yiyecek çıkarıyor ve bir yabancının ayak sesini duyunca her biri bir yana kaçıp bir kovuğa saklanıyordu.” Aslında kendisi de “Tetkik-i Mezalim Hayati” âzâsı olan Yakup Kadri, bu satırları yazmadan 10 yıl önce Halide Edip (Adıvar) ve arkadaşı Falih Rıfkı (Atay) ile birlikte Turgutlu ve Nifbölgesini ayrıntılı olarak incelemiş ve burada yaşadıklarını ve gördüklerini de kaleme almıştır. Bir başka deyişle yakılıp yıkılan, ateşe verilen Turgutlu’da yaşananları en iyi bilenlerden biri de, ailece Manisalı olan Yakup Kadri’dir.

Turgutlu’nun yaklaşık üç yıl üç ay süren işgali sırasında sadece 1.300’ü Kızıl Haç kayıtlarında geçen 4 binin üzerinde insan öldürülmüş, Turgutlu işgal yıllarında çok büyük acılara maruz kalmıştır. Yüzlerce ev, içindekilerle birlikte yakılarak terk edilmiş ve burada insanlık tarihinin en ağır dramlarından biri yaşanmış.

Geçtiğimiz yıl açılan TURKEM / Turgutlu Kent Müzesi bu nedenle bu acı günleri ve büyük yangını en önemli temalarından biri haline getirmiş. 1925-26 yıllarında yapılan ve uzun yıllar Üzümcüoğlu Enver Beyve daha sonra Üzümcü soyadını alan ailesinin mülkiyetinde kalan binanın 2012 yılında Turgutlu Belediyesi tarafından satın alınmasıyla başlayan Turgutlu Kent Müzesi’ninkuruluş süreci, 19 Mayıs 2017 tarihinde yapılan törenle hizmete açılmasıyla ve bölgeye örnek olacak nitelikte bir kültür merkezi halini almasıyla tamamlanmış. 
Müze haline getirilen konağın bodrum katı neredeyse tamamen Yunan işgali ve Büyük Yangın teması üzerine kurulmuş. Odadan içeri girmeden önce yenice kapısına geldiğinizde birbirine karışan korku çığlıkları ve uzaktan uzağa da, yangına rağmen, belki de henüz yangından habersiz küçük atölyesinde geçimini sağlamak içi at nalı yapan demirci ustasının çekiç seslerini duyabiliyorsunuz. Zemini Arnavut kaldırımıyla döşeli bodrum katında bir hemen yanında çarşının ve üç evin bulunduğu bir sokak betimlenmiş. Çarşıda biri demirci diğeri de “Kasaba Arabası” olarak yıllarca İzmir ve çevresinde nam salmış ve üretimi Turgutlu’da yapıldığı için bu adla anılan iki büyük tekerleği bulunan bir atlı araba imalathanesi yer alıyor. Sokakta yer alan üç evden soldakine yöneldiğinizde 4 Eylül gecesi yakılmaya başlayan Turgutlu’nun bir evinde sofrasında kendi hallerinde yemek yerken bir Yunan askeri tarafından basılarak üzerlerine tüfek doğrultulan bir Müslüman Türk ailesi betimlenmiş. 

Sokağın sağ yanında yer alan odaların birinde geleneksel Türk evi içerisinde yangından sadece yatağını sırtlayarak kurtarmaya çalışan bir yaşlı kadına ve muhtemelen canını kurtarmak adına terk etmek zorunda kaldığı el dokuması giysilere yer verilmiş. Bunların arasında cepkenler, entariler dikkat çekici biçimde sergilenmiş. El yapımı kuşaksız nalın, kendine özgü apayrı bir görünüm ve hikâyeye sahip; çünkü bölge adetlerinde bu nalının çeyiz olarak yapıldığını ancak genç kız evlendiğinde, gelin olan kızın o yaştaki ayak ölçüsüne göre kuşağının takıldığını öğrendiğinizde, o nalınlar bambaşka ve acıklı bir hikâyenin içine taşıyor sizi. Kim bilir, hangi genç kız, bir gün gelin olup sevdiğine kavuşacağı zaman kuşak takılacağı günü hayal ederek çeyiz sandığından kaç kez çıkararak o nalınları eline aldı, okşadı ve seyretti?

Banyo dolabı ya da suluk denilen yer ise özellikle geleneksel Müslüman Türk yaşayışını göstermesi açısından aynı odaya konulmuş. Aslında işin özüne bakarsanız, dışarıda demircinin çekiç seslerinin hâlâ gelmeye devam ettiği ve yangın felaketine maruz kalan masum insanlarının çığlıklarının sürekli işitildiği bu temsili Turgutlu sokağında tek bir santim bile boş bırakılmamacasına ve her numunenin bir nedenle illa ki orada bulunmuş olduğuna dair kuvvetli bir izlenime sahip oluyorsunuz. 

Sokağın son odasında ise, adına “tara” denilen küçük bir balta ile kendini ve evini, evinin hemen önünde bulunan Yunan yangın timinden korumaya çalışan yaşlı bir amca ve bir evin oturma odası betimlenmiş. Odada ilk dikkat çeken köşede kurulu sedir, seki ya da maket denilen oturma yerleri olsa da, az dikkatli bakış yerde namaza durmaya hazır bir insanın serdiği el yapımı seccade oluyor. 
Temsili son evin kapısını kapatıp tekrar sokağa döndüğünüzde hafiften bir yanık kokusu geliyor genzinize. Aslında başından beri burnunuza gelmekte olan yangın kokusunu artık atmosferle birlikte daha iyi algılar hâle geliyorsunuz. Müzenin bodrum katında oluşturulan yangın temalı sokağı, bildiğiniz yanık kokusu kaplamış, burnunuz sizi acaba bir şey mi yanıyor diye uyarıyor. Müze yetkilisi Mehmet Gökyayla, İngiltere’deki Biritish Museum ve İtalya’da bulunan Vampirler Müzesi’nden sonra koku teknolojisinin kullanıldığı nadir müzelerden birinin Turgutlu Kent Müzesi olduğunu söylüyor. Nitekim bu bilgi Turgutlu Belediyesi’nin resmi web sitesinin Turgutlu Kent Müzesi başlıklı bölümünde de yer alıyor. Site’de “Turgutlu Kent Müzesi, birçok anlamda ilklerin müzesi olma özelliğini taşıyor. Bu proje ülkemizde kalkınma ajansı desteği ile hayata geçirilen ilk müze olmasının yanında baştan işgal günleri ve bilhassa yangın sürecinin anlatıldığı yine ilk müze olarak önemli bir unvanı içerisinde barındırıyor. Ayrıca ülkemizde ilk defa bir müzede görsel ve işitsel ögelerin yanında koklama duyusunu da Turgutlu Kent Müzesi’nde bulabilirsiniz.” bilgisi verilmiş. Ancak müze ile ilgili böylesi önemli bir bilgi gönlüm isterdi ki, henüz müzeye ilk adımımı attığım anda hemen tamamını sıcak tavırlarıyla gördüğüm ve görevlerini yapma konusunda takdir ettiğim görevlilerden biri tarafımdan elime verilen broşürde yer alsın ve ben müzeyi elimdeki broşürü okuyarak gezeyim. Bunca büyük bir yatırıma bütçe ayıran bir belediyenin küçük bir bütçeyle basılacak bir broşür hazırlamamış olmasını yadırgamadım değil ama müzede, müzecilik ve kültür tarihimiz açısından yapılanları gördükten sonra “herhalde zaman bulamadılar” ya da “mutlaka basılmak üzeredir” diye düşündüm açıkçası. Öyle kusur, kadı kızında da bulunur; “böylesi bir ekip çok kısa bir sürede çok detaylı bir broşür hazırlar ve müze ziyaretçilerine bunu takdim ederler.” diye düşündüm.

Müzenin bodrum katında çarşı, çarşıdaki arabacı ve demirci esnafı kadar dikkat çeken, hatta ilk girdiğinizde daha çok dikkat çeken bir figür de belindeki tabancasıyla Grebo Hamza heykeli. Grebo Hamza, Yunan ordu birlikleri Türk hücumu karşısında geri çekilirken, Turgutlu’da millî direnişi arkadaşı Arnavut Zeynel ile birlikte organize eden kişi. Müzenin büyük Turgutlu yangını temalı bodrumunda oluşturulan sokakta devasa bir heykeli var. Ben yanında fotoğraf çektirsem bildiğiniz Pamuk Prenses cüceleri ayarında kalırım. Müze yetkilisinin verdiği bilgiye göre heykel Grebo Hamza’nın akrabaları ve yakınlarının tariflerinden ve fotoğraflarından yola çıkılarak yapılmış; ama tavan ölçüsü dikkate alınarak on santim de kısa yapılmış. 

Grebo Hamza’nın, demircinin her demire vuruşunda ve sürekli devam eden yangın çığlıkları arasında o döneme ait, silah ve donanımların sergilendiğini görmek mümkün. Sordum, hepsi orijinalmiş; Yunanlıların kaçarken düşürdükleri ya da attıkları tüfekleri, tabancaları, bıçakları… Turgutlu Kent Müzesi’nin sadece bu katına Kurtuluş Savaşı müzesi dense, yeridir. Zira sadece işgal öncesi Müslüman Türk hayatını sergilemekle kalmamış aynı zamanda Yunan işgali günlerini, Turgutlu örneğini göstererek çok dramatik hatta tiyatral bir biçimde başarıyla yansıtmış.

Bodrum katından diğer katlara hemen çıkmak için kendinizde aşırı bir istek duyamıyorsunuz çünkü müzenin sadece bu kısmında gördüklerinizin etkisinden hemen çıkabilmek, gerçek dünyaya birden bire dönmek zor. Müzenin zemin katındaki üç odadan biri Turgutlu tarihi, ikincisi tarihte büyük bir öneme sahip İzmir-Turgutlu demiryolu hattı ve istasyon teması üzerine kurulmuş. Diğer odada Turgutlu’da üzüm ticareti temsili olarak ve orijinal materyaller kullanılarak oluşturulmuş.

Üst katta yer alan odalardan biri belediye hizmetlerinin belgesel sergilenmesine diğer ikisi Yörük yaşama biçimine ve Turgutlu inanç mozaiğine ayrılmış. Yakın zamana kadar Müslüman, Ortodoks ve Musevi nüfusu bir arada barış ve hoşgörü ortamı içerisinde barındırmış olan Turgutlu’da bu üç inancın ibadet motiflerinden kutsal kitaplarına kadar geniş bir perspektifte ele alındığını görmek mümkün. Yörük temalı odanın kendine özgü dizaynını, kokusunu, saflığını, doğallığını ise benim kelimelerle betimlemem neredeyse imkânsız, sizin görmeniz ve odanın tüm atmosferini yaşamanız lazım…

Bölge ilçe, belde ve yerleşimlere örnek olacak nitelikte bir eser olan Turgutlu Kent Müzesi; benzerlerinin var olması, geçmişte yaşanan ve var olanların günümüze ve geleceğe aktarılması adına en yakınımızdaki, en güzel örnek. Turgutlu Kent Müzesi’ni gezdikten sonra, müzenin yapılmasına sınırsız destek sağlayan Turgutlu Belediye Başkanı Turgay Şirin ve Müze’nin fikir aşamasından kurulma sürecine kadar emeği bulunan tüm çalışanlarını, kültür ve tarih sevdalısı bir Türk yurttaşı olarak tebrik ediyorum.

Öte yandan önümüzdeki yıl içinde artık Kemalpaşa Kent Müzesi’ni ve Kemalpaşa 9 Eylül Kurtuluş Savaşı Müzesi’ni yazmak istiyorum…

 
Etiketler: TURGUTLU, KENT, MÜZESİ,
Yorumlar
Haber Yazılımı