Yazı Detayı
31 Mayıs 2019 - Cuma 12:49
 
LASKARİSLER-2
Rahim SAĞ
rahimsag@kemalpasaaktuel.com
 
 

Nymphaion/Nif’in tarih sahnesinde ön plana çıkması, Laskaris Hanedanı’nın ikinci kralı IoannesDukas III. Vatatzes’in tahta geçmesi ile gerçekleşmiştir. Laskaris Hanedanı’nın kaderi ise torunu İoannes Laskaris’in gözlerine mil çekilerek İstanbul’da bir zindana hapsedilmesiyle hazin bir biçimde son bulmuştur.

Bu dönemin tanığı Georgios Akropolites anılarında, Latin istilası sonrası Nymphaion’un ön plana çıkması için burasının “İmparatorların İstanbul’dan çıkarılmış olma sonrasında kalmayı âdet edindikleri yöre” olduğunu vurgular. İznik Bizans Devleti’nde, özellikle 1214 yılında imzalanan anlaşmadan sonra, nerenin başkent olduğu ve neresinin başkent statüsüne sahip bulunduğu ciddî anlamda tartışmalıdır. Ersin Doğer’in, Nif’te Laskaris Hanedanlığı’nca yaptırılan saraydan söz ederken “İzmir yakınındaki Nymphaion da Laskarisler döneminde parladı ve bu küçük devletin hükümdarları tarafından hem sayfiye yeri hem de sanki ikinci bir başkent olarak kullanıldı.” şeklindeki yaklaşımı, o dönemdeki Nif’in statüsü hakkında en net fikir verici yargı olarak kabul edilmelidir.

İznik Bizans Devleti imparatoru Theodoros I.Laskaris’in 1221 ya da 1222 yılındaki ölümü üzerine “hiç oğlu olmadığından yerine damadı” Ioannes Dukas III. Vatatzes’e bırakmıştı. İmparator Vatatzes, öte yandan halkın ve askerinin de beğenisini kazanmış, mütevazı kişiliğiyle tanınmış bir imparator olmuştu. Nif’in yeniden imar ve inşası, yıldızının parlaması Vatatzes döneminde, onun buraya önem vermesi ve burada yaptıkları nedeniyle gerçekleşmiştir.

Batı Anadolu’da, bu dönemde, “aslında en büyük gelişmeyi yaratan Thedoros I Laskaris’in ölümünden sonra İznik-Bizans Devleti’nin başına geçen damadı Ioannes III Vatatzes (1222-1254) oldu.” değerlendirmesini yapan Ersin Doğer, bu düşüncesini İmparator Vatatzes’in bölgeye yönelik icraatlarıyla ilişkilendirerek açıklamaktadır: “Yeni imparator, eşi akıllı ve aydın İrini ile birlikte devleti sadece askeri ve ekonomik bakımdan değil; kültür, sanat ve mimari etkinlikler bakımından da Yakındoğu’nun önemli merkezleri arasına soktu. Ioannes III Vatatzes’in uzun iktidarı boyunca İznik sembolik dinî başkent olarak varlığını sürdürürken Nymphaion (Kemalpaşa-Nif) devletin asıl idari başkenti oldu. İmparatorluk yazlık sarayı bugün bile ayakta kalmak için direnmektedir. Yazar Georgios vAkropolites’e göre imparatorluk ailesi yazlarını Smyrna’nın bir banliyösü olan ve zengin su kaynaklarına sahip Periklystra’da (Halkapınar veya Pınarbaşı) geçirmekteydi. İmparator ve karısı İrini Nymphaion’da bir kütüphane ile bir üniversite kurdular. Bunun yanında cömert bağışlarda bulunarak bölgedeki manastırları canlandırdılar. Lembos, Kuzenas ve Sosandra gibi bazı manastırlar toprak bağışları nedeniyle bölgede önemli ekonomik güç odakları haline geldiler.” Anlaşılıyor ki Nif, asıl önemini Ioannes III. Vatatzes’in imparatorluğu döneminde kazanmış ve yeniden imarı ise bu dönemde gerçekleşmiştir.
Böylelikle Nif artık, Bizans İmparatorluğu’nun ardılı olan en güçlü devletin, bir başka deyişle Bizans İmparatorluğu’nun yeni başkenti oluyordu. Bunda hiç şüphesiz en büyük pay olarak İmparator Vatatzes’in Nif’e karşı duyduğu aşırı sevginin büyük bir etkisi vardır. Öyle ki “Vatatzes, İznik’i sembolik olarak başkent tutmaya devam etmekle birlikte Laskaris devletinin idari merkezini Nif’e yani Kemalpaşa’ya taşıdı. Buraya bir saray inşa ettirerek Nif’i daimi ikametgâh olarak kullanmıştı.”şeklinde yazar Prof. Dr. Mustafa Daş. Ve devamla Nif’e, bir saray yanında bir yüksekokul, kütüphane de inşa ettiren ve dindarlığı ile tanınan Vatatzes, başta Kuzenas ve Sosandra olmak üzere “İzmir ve çevresindeki birçok manastırı” da canlandırmıştır, değerlendirmesini yapar.

İmparator Vatatzes’in egemenlik alanında ortaya koyduğu bu büyük başarının bir diğer nedeni de Moğol istilası nedeniyle, sahip oldukları toprakları, siyasal anlamda ele geçirebilecek güce sahip olmayan Anadolu Selçuklu Devleti ile yaptığı anlaşmalardır. Vatatzes bu nedenle ya da kendi imparatorluğunun sağlam geleceği için, aslında kırsal bölgelere yayılsalar da, ciddî bir tehdit oluşturmayan atlı-göçebe Türklerin askerî desteğini sağlamıştı. Bunun yanında Vatatzes, Bilge Umar’ın belirttiği gibi “Moğol istilasının baskısı ile Trakya’ya gelen Kuman (Kıpçak) Türklerinden savaşçıları, aileleriyle, Trakya ve Makedonya’daki sınır ya da Menderes vâdisine tımarlı sipahi olarak yerleştirdi.” Böylelikle küçük Bizans Devleti, bölgede hatırı sayılır güce ulaşmış bulunan askerî bir varlık olarak görülebilecek etkiye sahip bulunuyordu.

İznik Bizans İmparatorluğu’nun Nif’te yaşayan imparatoru III. Ioannes Vatatzes’in 30 Ekim 1254’te Nymphaeum’daki sarayında, başka bir kaynağa göre Nymphaion’da, sarayının bahçesindeki bir çadırdaöldüğü bilgisi yer almaktadır. Dönemin tanığı Georgios Akropolites’in anılarında yazdığına göre ise Vatatzes, “kötü durumda olarak Nymphaion’a vardı. Ne var ki, imparatora özgü konuta (burada ‘konut’ olarak adlandırılan yer, günümüzde Kemalpaşa’da yaşayanlarca ‘Kız Kulesi’ olarak bilinen saraydır) gitmedi, tersine kırsal alanda yakın bir yerde bulunan İmparatora ait bahçeye yerleşti. Orada, 3 Kasım günü” öldü.  

Georg Ostrogorsky, eserinde “son yıllarında ağır sar’a nöbetlerinden muztarip olan Ioannes Vatatzes 3 Kasım 1254’te öldü. Emsalsiz başarılar yine olağan üstü bir takdir gördü: Ölümünden yarım asır sonra aziz ilân olundu ve o zamandan beri de son çağlara kadar, mezarının bulunduğu Manisa’da, kendisi tarafından inşa edilmiş olan kilisede ve en ziyade severek oturduğu Nymphaion’da (Nif) her yıl bu ‘rahmetli aziz İmparator Ioannes’in hatırası tebcil edildi.” demektedir. Bilge Umar’a göre “imparator Kemalpaşa’da ölmüş ve anlaşıldığına göre orada, yaptırmış olduğu ‘Sosandra’nın Meryem’i’ adlı büyük kilisede gömülmüştür.” Ancak, devrinde çok bilinen bir kilise olduğu anlaşılan “Sosandra’nın Meryem’i Kilisesi”nin yeri hakkında birtakım tahminler yürütebiliyorsak da, neresi olduğunu bugün ne yazık ki tam olarak bilememekteyiz. 

İmparator Vatatzes’in çabaları ile yapılmış ve büyük bir kilise olarak tarif edilen, aynı zamanda Vatatzes’in defnolunduğu Sosandra’nın Meryem’i Kilisesi, yaygın kanaata göre Manisa’dadır. Ancak Ramsay, “Sosandra yahut Sosandros Psikoposluğu Mağnesia (Manisa) olamaz.” diyerek bu görüşe karşı çıkmaktadır. Ramsay, bu konuda “Sasandros’un Nymphion, yani bugünkü Nyphio (Türkçesi Nif) olması muhtemeldir.” görüşünü dile getirmektedir. 

Nikau Karara, Nif-Kemalpaşa hakkında 1968 yılında yazdığı kitabında “Eski Kiliseler” başlıklı bölümde tarihî öneme sahip olduğunu özellikle vurguladığı ve Ioannes Vatatzes “için inşa edilmiş” olan ve “köyü (Nif’in) batısına doğru, devlet yolu üzerinde” inşa edilmiş bulunan Aziz Gionni Kilisesi hakkında bilgiler yer almaktadır. Karara’nın köy olarak söz ettiği Nif’in “batısına doğru devlet yolu üzerinde Aziz Gionni Kilisesi vardı. 150 metre yüksekliğe sahip bir dağda kurulmuştu, sadece tek bir girişi vardı. Önünde 20 hektarlık bir alan uzanmaktaydı ve bu alanda bir de Katolik manastırı bulunmaktaydı. Yapısal olarak çok geniş ve uzundu, 15 metre genişliğe ve 10 metre uzunluğa sahipti. Günümüzde kilise etrafında kırılmış kolonlar bulunmaktadır. Ioanni Batatzis (Vatatzes) için inşa edilmiştir. Bu kilisenin biraz daha aşağı

sında üç farklı kiliseye daha rastlanmıştır. Bunların birinde yapılan çalışmalarda bir haç bulunmuştur. Bulunan bu haç kilisenin önemini göstermektedir.” bilgilerini aktarmaktadır. Sözü edilen kilisenin coğrafi konumu dikkate alınırsa, bu kilisenin Ulucak civarında olması kuvvetle muhtemeldir.

Öte yandan XVII. yüzyılda bölgeye gelen Evliya Çelebi, Seyahatnâmesi’nde, Ulucak yakınlarında bulunan ve belli ki o dönemde bu şekilde adlandırılmakta olduğu için kendisinin de Şehzâde Yaylası dediği bir yaylada konakladıklarını anlatır. Burasından “Maverrihân-ı Rûmmâbeyninde bu yaylanın nâmına ‘SûsenDırâz yaylası’ demek ile ma’ruf yayladır./Rum tarihçilerin arasında bu yaylaya ‘SûsenDırâz Yaylası’ demekle bilinen bir yayladır.” şeklinde söz ettiğini görürüz. “Sosandra” ve “Sûsen Dırâz” adlarının ses bakımından bir birine benzerliği, Evliya Çelebi’nin sözünü ettiği yaylanın, döneminde meşhur bir ibadethane olan Sosandra’nın Meryem’i Kilisesi’nin bulunduğu yer olabileceği ihtimalini ister istemez akıllara getirmektedir. 

Evliya Çelebi’nin, bu yaylaya ilişkin sıradan bir biçimde sunduğu bir bilgi de bu kanaatimizi daha da güçlendirici niteliktedir. Zira Evliya Çelebi, bu yaylanın “eski sultanların şehzâdeleri Manisa’da yönetici iken bu yaylayı dinlenme yeri edinip 5-6 ay” kaldıklarından söz eder. Evliya Çelebi muhtemelen, bölgenin tarihini tam bilmediğinden ve farkında olmadan, “hâlâ selâtîn-i seleflerin sarâyları ve kasr-ı âlîleri esâsları zâhirdir.” yani “hâlâ eski sultanların sarayları ve köşklerinin temelleri bellidir.” demektedir. Oysa Evliya Çelebi’nin, o bölgede, temellerinin kalıntılarından söz edebileceği herhangi bir anıtsal Osmanlı eseri/yapısı olmadığı gibi bu konuda en küçük bir iz ya da bilgi hattâ kayıt bile mevcut değildir. Şu hâlde, Evliya Çelebi’nin “eski sultanların sarayları ve köşkleri” ne ait olduğundan söz ettiği ve öyle sandığı temeller, kuvvetle muhtemeldir ki meşhur “Sosandra’nın Meryem’i Kilisesi” binasına ait olan temel kalıntılardır. Sözünü ettiği temeller de, duvarları zamanla yıkılmış bulunan bu mabedin geriye kalan izleridir. Yukarıda belirtilen nedenlerden dolayı, fikrimce, Aziz İmparator Ioannes Dukas III. Vatatzes’in mezarı da buradadır. Esasen, “Sosandra’nın Meryem’i Kilisesi”nde, Vatatzes anısına, bölgeyi kitlesel olarak terk ettikleri 1922 yılına kadar süren, saygı töreni yapacak kadar inançlı Ortodoksların her yıl ve kış mevsimine denk gelen 4 Kasım tarihinde, bu töreni yapabilmesi, ulaşım olanaklarının sınırlılığı da göz önüne alındığında, yürünerek gidilebilecek kadar yakın bir mesafede bulunmasını gerektirir.

Ioannes Vatatzes’in ölümü üzerine yerine, büyük oğlu II. Theodoros Laskaris tahta çıktı. Theodoros II.Laskaris döneminde, bölgenin siyasî ve askerî kaderini etkileyecek ve tarihsel sürecin akışı değiştirecek bir komutanın ön plana çıkması yeni imparatoru ve hanedana mensup yakın çevresini rahatsız eder. Bu kişi genç ve gözü pek komutan Mikhail Palaelogos’tur. John Freely’in belirttiğine göre “Theodoros tahta çıkmasından kısa bir süre sonra, taht konusunda bazı planları olduğundan kuşkulandığı bir general ve yüksek devlet görevlisi olan Mikhail Palaelogos’la çatıştı. Mikhail hıyanetle yargılanması üzerine, Konya’ya kaçtı ve 1256 yazında İzzeddin Keykavus ona sığınma tanıdı. Sultan, Mikhail’i sadece Anadolulu Bizanslılar ve başka Hıristiyanlardan oluşan bazı birliklerin komutanlığına getirdi.” Sözü edilen Mikhail Palaelogos, Bizans’ın yeni kuruluş döneminde İstanbul’u Latinlerden geri alarak tahta oturacak olan İmparator VIII. Mikhail’den başkası değildi. Ancak henüz imparatorluk yolunda kendisi için hiçbir açık kapı bulunmayan Mikhail Palaelogos, iki yıl Keykavus’un ordusunda komutanlık yapmış ve Türkleri yakından tanımıştı. Bu kısa süre, zeki komutana önemli bir gerçeği öğretmiş olmalı ki kendini zafere götüren yolu ve Anadolu’nun geleceğini kimin belirleyeceğini görmüştü. Bu öngörü, artık Anadolu coğrafyasında her ne planlanacak ya da yapılacaksa bunların artık Türk faktörü hesaba katılmadan hiçbir şekilde yapılamayacağını anlamış olmasıdır.

Mikhail Palaelogos’a büyük iktidar yolunu açan iki olay, kendini Laskaris Hanedanı üyelerine yeniden affettirip ölene kadar onlara hizmet etme sözü vermesi üzerine İznik Sarayı’na yeniden kabul ettirmesi ve İmparator Theodoros II. Laskaris’in 1258 yılında beklenmeyen ölümüdür. John Freely, bu süreci açık biçimde anlatır. “II. Theodoros Laskaris’in 16 Ağustos 1258’de ölmesi üzerine yerine henüz yedi buçuk yaşındaki oğlu İoannes’in geçtiği Nikaia İmparatorluğu’nda da bir rejim değişikliği olmuştu. Ölümünden hemen önce Theodoros, baş nazırı Georgios Muzalon’u oğlunun naipliğine atamıştı. Fakat dokuz gün sonra, Nikaia soyluları Muzalon’u öldürüp yerine kendi liderleri olarak tanıdıkları Mikhail Palaelogos’u naip atadılar. Üç ay sonra Mikhail’e despot denilen hükümranlık unvanı verildi; derken aralık ayında Mikhail kendini eş imparator ilan etti. Ertesi yılın başlarında, Patrik Arsenios, VIII. Mikhail Palaelogos ile IV. İoannes Laskaris’in çifte taç giyme törenini icra etti. Önce Mikhail taç giydi, zira onun kıdemli imparator olduğu konusunda artık hiç kimsenin kafasında kuşku kalmamıştı; böylece küçük İoannes çok geçmeden eş-imparatorunun bir esiri olarak, gözden kaybolup gitti.” Böylece, İznik Bizans Devleti’nin yeni ve fiilî imparatoru artık, Laskaris ailesinin sadık uşağı olan ve ancak onların bağışlayıcılıkları sayesinde sarayda kendine yer bulabilen VIII. Mikhail Palaelogos’tu. Adları daha çok Nif ile anılan Laskaris Hanedanlığı, son üyesi sekiz yaşındaki küçük IV. İoannes’in, İstanbul’da yaşadığı daha da acı bir trajedi ile son buldu. 

İstanbul’un geri alındığı 1261 yılında on bir yaşında bulunan, Laskaris Hanedanı’nın son temsilcisi ve hayatta kalan tek varisi küçük İoannes Laskaris, adını belki de sadece masallarda duyabildiği İstanbul’a getirilir. Ama küçük İoannes, Laskaris ailesinin, adını taşıdığı büyük dedesi Theodaros Laskaris’in ve aziz ilan edilen büyük babası “Merhametli İoannes Vatatzes”in uğruna çok acı çektiği İstanbul’u ve Bizans İmparatorluğu’nun yeniden kuruluşunu asla göremez. Çünkü gözlerine mil çektirilerek, gözlerden uzak bir zindana hapsedilmiştir. Oysa hâlâ “Anadolu halkı, tahttan uzaklaştırılan Laskaris ailesinden yana olmaya doğal bir eğilim gösteriyordu.” diye yazmaktadır Donald Nicol, eserinde.

Ancak Laskaris Hanedanlığı/Ailesi, soylu adları ve Nif/Kemalpaşa’da kendi adları ile anılan saraylarından başka geriye hiçbir şeyi kalmadan, tarihte sonsuza kadar silinip gittiler.

 
Etiketler: LASKARİSLER-2,
Yorumlar
Haber Yazılımı