Yazı Detayı
02 Mart 2019 - Cumartesi 19:49
 
LASKARİSLER-1
Rahim SAĞ
rahimsag@kemalpasaaktuel.com
 
 

Nymphaion/Nif yani Kemalpaşa’nın yıldızı tarih içerisinde iki defa parlamıştır: İlki, I. TheodorosLaskaris’in kurduğu yeni Bizans Devleti’nin fiilî başkenti olarak burayı seçmesi nedeniyledir. Tarih bir yandan akıp giderken Laskarisler’in yaşadığı ailevî acılar ve sevinçler, zafer naralarına karışan sara nöbetleri, saray entrikaları burada yani Kemalpaşa’da yaşanmıştır.

Dünya Tarihi’nin hiç şüphesiz en ilginç olaylarından biri de Haçlı Seferi olarak başlayıp İstanbul’un Katolik-Latin ordularınca işgali ile sonuçlanan ve akabinde gelişen bir dizi olayla şaşırtıcı gelişmelerin ard arda yaşandığı 4.Haçlı Seferi’dir. Bilindiği gibi Haçlı Seferleri, Katolik Hristiyanlarca “Kutsal Topraklar” olarak adlandırılan Kudüs’ün Müslümanların elinden kurtarılmasına ve geri alınmasına yönelik bir seferler dizisidir. Bu seferlerin amacı net bir biçimde Kudüs’ün Müslümanlardan geri alınması olduğu halde her nedense 4.Haçlı Seferi, İstanbul’dan öteye gidememiş; bırakın kutsal bir amaca hizmet etmeyi, beraberinde ucu Kemalpaşa’ya kadar uzananbir dizi trajik tarihsel olayın yaşanmasına neden olmuştur. 

Selahattin Eyyubi’nin Kudüs’ü, yaklaşık 90 yıl bölgede egemen olan Haçlılar’dan 1187’de geri alması Katolik dünyada büyük çalkantılara ve hayal kırıklıklarına neden olur. Bu durumu içine sindiremeyen Vatikan’ın yeni papası 3.Innocentius, yeni ve büyük bir haçlı seferi düzenlemek ve Kudüs’ü geri almak konusunda kararlıdır. Ancak böylesi büyük bir seferin ciddi anlamda maddî bir külfeti ardır ve Papalık hazinesi için bu yüksek miktarı karşılamak, seferi finanse etmek, onca askeri gemilerle Kudüs’e taşımak hiç de mümkün görünmemektedir. Kudüs’ü geri alarak kendi gücünü perçinlemek amacında olan yeni Papa, bu seferi gerçekleştirmek konusundaki maddî sıkıntıları aşmak için kara kara düşünürken beklenmedik bir gelişme yaşanır: Bizans İmparatorluk Hanedanı’na mensup bir prens olan Aleksios (sonra 4.Aleksiosolacak) babası 2.İsakios’tan sonra kendisine geçmesi gereken tahtın amcası 3.Aleksios tarafından gasp edildiğini iddia ederek, Bizans kronikçisi Akropolites’inanlatımına göre Papa’nın “ayaklarına kapanarak, duygulandırıcı biçimde babasına yapılan için öç alınmasını” için Papa’ya yalvarır.
Papa 3.Innocentius, ayağına kadar gelen bu büyük fırsatın farkındadır ve onun için bir taşla birden fazla kuş vurma imkanının oluştuğunu sezmekte gecikmeyecek kadar da akıllıdır. Böylece hayalini kurduğu büyük haçlı seferini gerçekleştirebileceği önemli bir maddî kaynak yaratabilecek, İstanbul’da kendisine sadık bir prensi tahta geçirerek Bizans tahtı üzerinde sınırsız egemenlik kurabilecek, Kudüs’ü Müslümanlardan geri alabilecek ve üstelik sadece Katolik Hıristiyanların Papası olmanın yanında bütün Ortodoks Hristiyan dünyasının da tek lideri olabilecektir. 

Haçlı ordusu ile birlikte yola çıkan Prens Aleksios’un da içinde bulunduğu donanma, 1204 yılı bahar aylarında, İstanbul ufuklarında güçlü bir biçimde görünür olamaya başlayınca İmparator 3.Aleksios, saray ve devlet üst yöneticilerinin de baskısıyla tahtı bırakarak İstanbul’u terk eder. Boşalan Bizans İmparatorluk tahtına Prens Aleksios, 4.Aleksios olarak oturur; Papa 3.Innocentius’un planları tıkır tıkır işlemektedir. Ancak 4.Aleksios, tahta oturduktan hemen sonra Papa’ya vadettiği maddî desteğin sağlanması ve üzerinde anlaşılan yüklü miktardaki paranın ödenmesi konusundaki huzursuzluk saraydan önce başkentİstanbul’a daha sonra da Bizans’ın diğer şehirlerine hoşnutsuzluk olarak dalga dalga yayılmaya başlar. Kendilerinin ve inançlarının can düşmanı bildikleri Katoliklerin, İmparatorları ve devletleri üzerinde bu kadar etkili olduğunu görmenin ezikliğini yaşayan Ortodoks Bizanslılar inanmadıkları bir amaç uğruna bu kadar yüklü bir miktarda maddî külfet altına girmeyi içlerine sindiremezler. 

Bütün bu olup bitenler, yaşananların tanığı olan Akropolites’in dilimize Prof.Dr.Bilge Umar tarafından “Vekayinâme” adıyla çevrilen günlüklerinde geniş olarak yer almaktadır: “İtalyanlar (Katolik Hıristiyanlar) hem Aleksios’un onlara vad ettiklerini hem de yapmış bulundukları masraf harcamasını talep etmekteydiler; Kent halkı ise bu istenen para tutarını aşırı sayıyor ve bu kadar çok parayı ödeyebilecek halleri olmadığını iddia ediyordu. Bu hal, Kent halkı arasında büyük hoşnutsuzluğa neden oldu.” Bu hoşnutsuzluk sonucunda 4.Aleksios’un sarayda bir suikasta uğrayarak öldürülmesi üzerine bekledikleri parayı alamayan ve bundan dolayı zaten öfkeli olan Katolikler (Latinler) İstanbul’u tamamen işgal eder. Böylece başkenti ve içinde Patrikhane’nin bulunduğu İstanbul’un işgali ile Bizans İmparatorluğu resmî olarak yıkılmış, varlığı tarihin tozlu raflarında yerini almış olur…

Latinleri’in İstanbul’u tamamen işgalinden sonra İstanbul’da, insanlık tarihinin tanık olduğu en büyük kıyım ve yağmalardan biri yaşanır. İmparator 3.Aleksios’un ailesini de yanına alarak İstanbul’dan kaçması sonraki kralları 4.Aleksios’un da öldürülmesi sonucu başsız ve korumasız kalan Bizanslı Ortodokslar, Tanrıları’nın koruduğuna inandıkları kentleri İstanbul’un maddî varlığının/zenginliğinin acımasızca yağmalanmasına, daha incitici olanı da Ayasofya Kilisesi gibi çok kutsal saydıkları mabetlerine, oradaki kutsal ikonları taşımak için Katoliklerin, katırlarla girmelerine kadar varan akıl almazaşağılanmalara maruz kalırlar. Yakın zamanda kaybettiğimiz İtalyan bilim adamı ve yazar Umberto Eco, Latinler’in o günlerde yaptığı yağmanın acımasız boyutlarını “Baudolino” adlı eserinde çok çarpıcı ve ayrıntılı biçimde betimler, mutlaka okumanızı öneririm. 

Büyük Bizans İmparatorluğu’nun başkenti İstanbul’un Latinler tarafından işgali, imparatorluğun farklı coğrafyalarında yaşayan tamamen Ortodoks Hristiyan inanca sahip Bizans ahalisi üzerinde onarılması çok zor derin izler bırakır. Kutsal saydıkları başkentleri İstanbul ve Tanrı’nın kendileri için koruduğuna inandıkları kutsal mabetleri olan Ayasofya Kilisesi, Hazret-i İsa’ya inanan ancak kendilerine ve kutsallarına düşmanca davranan Katoliklerce yağmalanmış, ayaklar altında çiğnenmiş, onurları incinmiş sahipsiz ama inançlı bir kitle olarak yapayalnızdır. Bütün bu tarihsel süreç içinde Ortodoksların yaşadığı derin acılar, onları Katolik dindaşlarına inanılmaz derecede düşman eder ve kendi acılarını yalnız yaşamaya başlarlarlarken hemen yanı başlarının kırsal kesiminde kendilerince yurt tutmuş bulunan yeni komşuları Türkler’in varlığını fark ederler. 
Mağdur ve inançlı Ortodoks Hristiyan Bizans halkı ile Moğol baskısı nedeniyle Batı Anadolu’ya kadar gelmiş Müslüman Türkler arasındaki önce insanî sonra ticarî, sosyal, tarımsal, ekonomik ilişkilerin kurulmaya başladığı daha sonra da siyasî ilişkilerin İznik Bizans Devleti ile Konya Selçuklu Devleti arasında kurulduğu ilk dönem de, İstanbul’un Latinler tarafından işgal edildiği 1204-1261 yılları arasıdır.

İstanbul’un işgal edilmesi ile resmen varlığı son bulan Bizans İmparatorluğu’nun egemen olduğu bölgelerde biri diğerinden bağımsız ama her biri Bizans İmparatorluk tahtına varis olduğu iddiasını taşıyan üç ayrı devlet siyasî varlığını ilan eder. Başkenti Latin işgali altındaki Bizans; başı gövdesinden ayrılmış vaziyette Epir, Trabzon ve İznik’te ayrı ayrı devletler halinde yeniden siyasî birlik kurarlar. Ancak bu devletlerin her biri tek amaç uğruna odaklanmıştır: İstanbul’u geri almak ve Bizans İmparatorluğu’nu yeniden kurmak. Bu üç Bizans Devleti bir yandan Latinler’e karşı mücadeleye başlarken öte yandan da kendi aralarında Bizans İmparatorluk Hanedanı’nın gerçek varisi alma mücadelesine girişirler.Başkent İstanbul’u çapulcu Latinlerden kurtarmak koşuluyla aslında her birinin müstakbel Bizans İmparator Hanedan varisi olabilmeleri aslında İmparatorluk koltuğuna oturabilme ve o taht hakkına sahip olmaları gücünü göstermelerine bağlıdır.

Bizans İmparatorluğu’nu kurtarmak suretiyle varisi olmak iddiasındaki bu üç devletten biri bugünkü Arnavutluk’un bulunduğu bölgede kurulmuştu. Epir (Epiros) Bizans Devleti olarak tarihe geçen bu devlet tıpkı diğer iki küçük Bizans Devleti gibi kendine tek hedef olarak İstanbul’u geri alarak İmparatorluk tahtına oturmayı seçmişti Ancak, İstanbul’a giden yol üzerinde bulunan ve Latinlerle iyi ilişkiler sürdürme kararlılığını gösteren Bulgaristan Krallığı’nın varlığı bu hedefi neredeyse imkânsız kılacak çok önemli bir faktör olarak arada durmaktadır. İstanbul’a giden yol Bulgaristan Krallığınca kapatılmış vaziyettedir. 

Trabzon’da kurulan ve bizce daha çok Rum Pontus Devleti olarak bilinen devletin yöneticilerinin hedefleri de farklı değildir. İstanbul’un Latin işgalinden sonra kurulmuş bu devlet de başlangıçta İstanbul’a ulaşma çabasındadır. Ancak bu hedefe ulaşması için kat edeceği yol önce I.Theodoros Laskaris’in direnciyle geçici olarak kesilir daha sonra da Anadolu Selçuklu Devleti’nin Batı Karadeniz’e egemen olması ile tamamen kapatılmış olur. Öte yandan, Trabzon’danİstanbul’a deniz yoluyla yapılacak bir saldırının ise Latinler karşısında hiçbir şansı olamazdı. Trabzon Rum Pontus Devleti yöneticileri bu durumu açıkça görebilmiş olmalılar ki kısa bir süre sonra bu amaçlarından vazgeçerek bölgede, Fatih Sultan Mehmet 1461 yılında burayı fethedene kadar, varlıklarını sürdürdüler. Bir başka deyişle Rum Pontus Hanedanı, başlangıçta elde etme çabası içine girdikleri büyük Bizans İmparatorluğu’ndan 8 yıl daha uzun yaşar.

Büyük Bizans İmparatorluğu’nun varisi olmak iddiasıyla kurulan ve İstanbul’u geri almak amacını taşıyan bir diğer devlet ise İznik’te kurulan İznik Bizans Devleti’dir. İznik Bizans Devleti, İstanbul’un işgali sırasında buradan kaçan 3.Aleksios’un damadı kudretli General Theodoros Laskaris tarafından kurulur. Aslında Theodoros Laskaris’in imparatorluğun kurtarıcısı olma süreci, İznik’e gelişinden çok daha önceye dayanmaktadır.

Büyük Roma İmparatorluğu’ndan beri süregelen kadim devlet 

olma refleksinin doğal bir sonucu olarak, İstanbul’un Latinler tarafından işgali üzerine manevî inançları da zedelenen Bizans İmparatorluğu ileri gelenleri tam adı Konstantinos Theodoros Laskaris olan kudretli generali Ayasofya Kilisesi’nde yaptıkları bir ayinle İmparator olarak ilan ettiler ve ona İmparatorluk tacıtaktılar. Ancak Latinlerin, böylesi bir oldubittiyi kabul etmesi mümkün değildi. Zira, Bizans tarihi uzmanı Auguste Bailly’e göreTheodoros Laskaris, henüz, Bizans İmparatoru “3.Aleksios devrinde, kiliseye sempatik, cesaretiyle ün salmış bir ordu komutanı” olarak tanınıyordu ve “General Laskaris’in, daha o zamandan, günün birinde Bizans İmparatorluğu üzerinde saltanat sürmesinin kaderinde yazılı olduğu görülüyordu.” Bizans başkentinin işgali üzerine genç Laskaris, bir kurtarıcı olarak görülmeye başlanmıştır.
3.Aleksios’un damadı General Theodoros Laskaris’in yaşadığı bu süreç, dönemin tanığı Akropolites’in günlüklerinde “böylece İtalyanlar (Latinler), Kent’e (İstanbul’a) egemen olduktan sonra, halktan diledikleri kişileri kendi erkleri altında onlara bağımlı olarak kalmak iznini verdiler; diğerlerini de her nereye isterlerse oraya engellenmeden gitmekte serbest bıraktılar. O zaman halktan kimi açık açık kaçtı gitti, daha tanınmış kişiler olan kimi de gizlice kaçtı. Theodoros Laskaris, daha önce belirttiğim gibi, İmparator 3.Aleksios’un damadıydı ve onun tarafından Despotes (küçük hükümdar) unvanının verilmesiyle onurlandırılmıştı; o zaman erken davrandı ve eşi Anna ile birlikte, keza üç küçük kızıyla - bunlardan birincisinin adı Eirene, ikincisinin Maria, üçüncüsünün Eudokia idi- İstanbul’dan çıkıp Nikaia/İznik’e geldi.” şeklinde anlatılmaktadır. Yine bu günlüklerden öğrendiğimize göre, aslında eski Bizans Hanedanı’nın Anadolu’da yaşayan yurttaşlarına karşı takındığı olumsuz tavır ve bir dizi entrikayla da olsa kutsal şehirleri İstanbul ile bir diğer kutsalları Ayasofya’nın işittikleri rencide edici halinin ilk reaksiyonları Theodoros Laskaris’e karşı bir mukavemet yani karşı koyma, kabullenmeme biçiminde yansır. Ancak bütün bunlara rağmen General Theodoros Laskaris, kafasındaki hedeflerden ve amaçlarından vazgeçmeyerek sonuna kadar mücadele etmekte kararlıdır. 

General Theodoros Laskaris, eşi ve üç kızıyla İznik’e geldiğinde, aslında burada çok da coşkulu karşılanmaz. Latin işgali ile işlevini yitirmiş olan ve Ortodoks Hıristiyanların ibadet merkezi konumunda bulunan yeni Patrikhane’yi İznik’te kurar. Bu, inançlı Ortodokslar için yeni bir ibadet merkezi aynı zamanda yeni bir moral kaynağıdır. İznik’te devlet kurulduktan ve devlet bürokrasisi tesis edildikten sonra Theodoros Laskaris, İstanbul’u geri alma yönündeki mücadelelerine ve planlarını hazırlamaya başlar. Ancak sahip olduğu güç henüz kendisinin İstanbul’u geri alması için hiç de yeterli değildir. Öte yandan İznik’te kurduğu bu yeni Bizans Devleti, İstanbul’u geri alabilmek için son derece elverişli ve engelsiz konumda da bulunsa varlığının devamı için aslında İstanbul’a yakınlığı çok ciddî bir tehlikedir de… Zira, İstanbul’dan akşam saatlerinde sefere çıkacak bir ordu hiç fark ettirmeden sabah güneşinin ilk ışıklarıyla İznik’e ulaşabilecek güçtedir ki bu da İznik Bizans Devleti’nin daha aynı günün güneş batımını görmeden tarihten tamamen silinmesi demektir. 

İznik Bizans Devleti’nin İstanbul’un hemen yakınında bulunması, çok güçlü konumda da olsa arkasında halk desteği olmayan, sadece üst yönetim ve ordudan ibaret bulunan Latin Devleti için de ciddi bir tehlikedir. Latinlerle İznik Bizans Devleti kuvvetlerinin varlıklarını sürdürme ve bölgeye egemen olma mücadelesi sıcak çatışmaya dönüşür ve İznik Bizans Devleti ile Latin Devleti arasında Batı Anadolu’da savaş boyutuna ulaşan çatışmalar yaşanır. Güçlü konumda bulunan Latin kuvvetleri, Rhyndakos’ta (günümüzdeki Bursa’ya bağlı Orhaneli) kenarında büyük bir zafer kazansa da iki devlet orduları arasındaki çarpışmalar devam eder. Rhyndakos’taki savaşta Latinler, İznik Bizans kuvvetlerini yenmesine ve Batı Anadolu’nun güneyine doğru ilerlemesine rağmen iki ordu birlikleri arasındaki çatışmalar aralıksız devam eder. Bu, aslında Latinler ile Bizans’ın küçük bir parçasının var olma mücadelesidir. Bu çatışmalar sonunda her iki taraf da büyük kayıplar verir; İznik Bizans Devleti, egemen olduğu toprakların büyük bir kısmını kaybeder ancak her iki taraf da aslında kazanamadığı ve aslında bu çekişmeyi sürdürmenin kendilerine daha büyük kayıp olacağı düşüncesiyle anlaşma masasına oturmaya karar verirler. Her iki taraf da bu anlaşmada saldırmamazlık ve sınırlarını belirleme kararı alır.

İznik Bizans Devleti ile Latinler arasında, Smyrna’nın (İzmir) güney doğu kesiminde bulunan küçük bir yerleşiminde 1214 yılında bir anlaşma imzalanır. Burası o günkü adıyla Nymphaion, sonraki adıyla Nif, günümüzdeki adıyla Kemalpaşa’dır. Bu anlaşmadan sonra İznik Bizans Devleti’nin İmparatoru I.Theodoros Laskaris’in ailesiyle birlikte -İmparatoriçe Anna ve üç kızı- “havasını ve suyunu” çok sevdiği Nymphaion’a yerleşmesiyle birlikte Nymphaion’un yani Nif’in yani Kemalpaşa’nın yıldızı tarihte ilk kez parlar…


(Devamı Kemalpaşa Aktüel, 
7. sayıda…

 
Etiketler: LASKARİSLER-1,
Yorumlar
Haber Yazılımı