Yazı Detayı
31 Ekim 2018 - Çarşamba 14:46
 
KEMALPAŞA YÖRÜKLERİ
Rahim SAĞ
rahimsag@kemalpasaaktuel.com
 
 

Nif/Kemalpaşa Yürüklerinin büyük bir kısmı Oğuz’un Bozok-Yıldızhan soyundan gelen Karkın ve Kızık boyundandır. Az sayıda da olsa Üçoklar kolunun Dağhan oğullarına mensup Eymür ve Denizhan oğullarından Yıva boyu, Kemalpaşa’yı kendilerine yurt bilmiştir.

 

Türkler’in geniş kitleler halinde Anadolu’ya gelişleri iki ana yol üzerinden gerçekleşir. Bu yollardan ilki, Karadeniz’in kuzeyinden Balkanlar’a, oradan da Trakya üzerinden 9.yüzyıldan 11.yüzyıla kadar devam eder. Neredeyse tamamen savaşçı kimlikleriyle tanınan Anadolulu ilk Türkler, tıpkı o dönem Arap devletlerinde olduğu gibi, Batı Anadolu’da paralı asker olarak Bizans ordusunda istihdam edilir. Aileleri ile birlikte Menderes havzasına yerleştirilen bu Türkler, zaman içerisinde eski inançlarınıunutarak kendilerini Türkçe konuşan Ortodoks kimliği içinde bulurlar ve 1071 tarihindeki Malazgirt savaşına kadar Bizans ordusunun bel kemiği konumundadırlar.

İkinci ve en büyük kol ise 

siyasî birlikten yoksun olmaları nedeniyle Moğol istilasından kaçarak Anadolu’ya Hazar Denizi’nin kuzeyinden çoğunlukla eski inançlarıyla ve güneyinden yeni bir inançla gelen Türkler’dir. Malazgirt savaşı sonrası, Anadolu’da, Kızılırmak’ın iki yakasında aynı karakterde iki farklı kimlikle yaşamaya başlarlar. Onları ayıran Kızılırmak, genel bir tanımlamayla doğusunda kalanlara Türkmen, batısında kalanlara Yörük kimliğini verir.

1071 Malazgirt savaşı sonrası başlayan bu süreç kitlesel Türk göçleriyle 14.yüzyıla kadar aralıksız devam eder. Canlarından, kıl çadırlarından, birkaç baş hayvanlarından başka varlığı olmayan Türkler, 11.yüzyılın sonlarından itibaren yeni yurtları Anadolu’ya göç etmeye başlarlar. Moğollar’ın, önce Doğu Anadolu’ya, oradan da Orta Anadolu’ya kadar artarak devam edenacımasız saldırıları sonucu, siyasî ve askerî birlikten yoksun Türk kitleleri daha batıya, Batı Anadolu’ya kadar akın akın göç ederler. Zira Moğol vahşetinin erişemediği tek coğrafya, o dönem Bizans egemenliğinde bulunan Batı Anadolu’dur.

14.yüzyılda Anadolu artık Türkler için yeni vatandır. Prof.Dr. Paul Wittek, daha bu yüzyıl başlarında Türkler’in Nymphaion/Nif’in de içinde bulunduğu Bizans egemenliğinde bulunan bölgenin durumunu“1300'de, bütün Batı Anadolu, etnik bakımdan çoktan Türk unsurlar tarafından doldurulmuş olduğu gibi, siyasî açıdan da Türk oldu. İznik, İzmit, Bursa, Alaşehir, Manisa gibi birçok berkitilmiş/korunaklı kale ile Karadeniz Ereğlisi, Foça ve İzmir gibi liman kentleri, Türk seli ortasında birer adacık durumundaydılar.” değerlendirmesi ile ironik bir biçimde betimlemektedir. Wittek’in de ifade ettiği gibi, iç ve dış kale surları ile korunan büyük yerleşim birimlerinin/şehirlerin çevresi ve kırsalı, göçebe Türkler’in yaşadığı ve tamamen egemen konumda bulundukları alanlardı. Türklerin, Batı Anadolu coğrafyasında bu denli kolay yayılmalarında ve kendilerini güvende hissedecek biçimde yaşamalarında hiç şüphe yok ki 1261’de İstanbul’un alınarak yeniden başkent olmasıyla bölgeyi ihmal eden Bizans yönetiminin ve askerî zafiyetinin önemli bir etkisi vardır. 1261 ile Saruhanoğulları’nın Manisa ve Nif’i Türk egemenliğine kattıkları 1313 yılları arası, göçebe Türkler ile yerleşik/şehirli Bizans halkının birbirlerini tanıdığı, alışveriş içinde bulunduğu hatta kısmen de olsa kaynaştığı bir geçiş dönemidir.

Türkler’in yeni anayurt bildikleri Anadolu, aslında kendi hallerinden daha iyi durumda değildi. Yüzyıllarca yanmış, yıkılmış, istila edilmiş bir coğrafyaydı. Anadolu coğrafyasının 14.yüzyılından sonrası için Prof. Dr. Ekrem Akurgal’ın çarpıcı bir biçimde ifade ettiği gibi “tarihte Anadolu’yu bütünüyle ilk kez iskân eden Türkler  oldu.” değerlendirmesi, başta çok iddialı bir sav gibi görünse de, bölgenin Türkler’den önce bilinen yaklaşık 3.300 yıllık tarihi ve arkeolojisinin; kan (ölüm) ve gözyaşı (acı) içerisinde geçtiğini görebilen bilimsel bir görüşün yansımasıdır. “Türkler Anadolu’ya geldiklerinde, harap” ve “dağınık bir memleket” ile karşılaştıklarını vurgulayan İlber Ortaylı; savaşlar, istila ve isyanlardan dolayı harap halde bulmaları nedeniyle Türklerin, bu şehirleri öncelikle “iskân etmek sorunuyla” karşı karşıya kaldıklarını belirtmektedir. 

İşin özüne bakılırsa, Moğol baskısı nedeniyle öz yurtlarını terk etmek zorunda kalan Bozkır’ın deniz görmemiş Gök Tengri’nin çocukları için karşılarına birden bire çıkan Ege Denizi, aşamayacakları büyüklükte bir su yığını, daha da önemlisi aşmayı hiç bilmedikleri bir sınırdır. O yüzdendir ki, önce sularla sınırlandırılmış gördükleri coğrafya onların vatan bildiği, varlığı için savaşacakları son kara parçasıdır. Bu dönemin ve olayların tanığı Pachymereskroniklerinde, Moğol baskıları nedeniyle bölgeye yayılmış “göçebe olarak adlandırılan ve yerleşik yaşama karşı olanlar, boyunduruk altına girmeyi reddedip özgürlüklerini korumak için kalelerimiz işgal ediyorlardı.” diyerek göçebe Türk boylarının güçlü Bizans kaleleri için bile tehdit oluşturmaya başladıklarını belirtir.Çünkü Anadolu, onlar için ya savaşıp egemen olacakları ya da Moğol-Bizans mengenesi arasında ezilerek yok olacakları bir ölüm-kalım coğrafyasıydı.

Saruhanoğulları, 1313 yılında Manisa ve Nif’i alarak, başkenti Manisa olan bir Beylik kurdular. Şehâbettin El-Ömerî’nin aktardığına göre Saruhan Bey, Beyliği’ni Manisa ve Nif olarak iki idarî bölgeye ayırdı; kendisi Manisa’da beylik sürerken Nif’i fetheden kardeşi Ali Paşa’yı Nif’in başına, Çuğa Bey’i de Demirci’nin başına Bey olarak atadı. Ali Paşa’nın Bey olduğu Nif’te sekiz şehir ve otuz kadar kale bulunuyordu. Nif’in askeri sekiz bin atlıydı, piyadesi pek çoktu ve bu piyadenin ekserisini teşkil edenler ok atanlardı. Peki sekiz bin gibi yüksek rakamlarla ifade edilen atlı ve çok büyük çoğunluğu ok atanlardan ibaret olarak belirtilen asker kaynağı nereden geliyordu ya da beyliğin kurulmasıyla birden bire mi ortaya çıkmışlardı?

Batı Anadolu coğrafyasındaki siyasî ve askerî belirsizliğin yavaş yavaş ortadan kalkmaya, Türkler için korku ortamın bir güven ortamına dönüşmeye başlaması yine 14.yüzyılın başlarına rast gelir. Şikârî’nin “Aslı, cinsi yok bir Yörük oğlu iken Bey oldu” diye, Yörüklüğünden dolayı küçümsediği Osman Bey’in kurduğu Osmanlı Devleti, ardılları sayesinde önce Türkler için büyük tehdit oluşturan Bizans’ın askerî gücünü kıran, yaptığı seferlerle İznik, Bursa, Çanakkale, Edirne gibi büyük kalelerini bir bir düşüren sonra da parçalanmış bulunan diğer Türk beyliklerini kendi etrafında toparlayan bir çekimgücü oluşturur. 

Saruhanoğlu Hızır Şah’ın Kuzey Batı Anadolu’da kurulmuş olan Osmanlı Devleti’ne bağlanmayı 1389-90’da kabul etmesiyle birlikte, içinde Nif’in de bulunduğu tüm Saruhanoğlu Beyliği toprakları Yıldırım Beyazıt’ın başında bulunduğu Osmanlı egemenliğine girmiş olur. 1402 yılında yapılan Ankara Savaşı’nda I:Beyazıt’ın Timur ordularına yenilmesi sonucu Türk beylikleri yeniden kendi bölgelerine egemen olur. Timur’un, bu savaş sonrası Türkler’e en büyük armağanı ise İzmir’dir.

1413’te yeniden Osmanlı egemenliğine giren Nif, İzmiroğluCüneyd Bey’in geçici hâkimiyeti dışında 1919’a kadar tamamen Osmanlı Devleti egemenliğinde kalır. Bu dönem içinde yapılan aralıklı tahrîrlerde (sayım) bölgede yaşayan Yörükler, sayıları ve nitelikleri ile ilgili bilgi sahibi olabiliyoruz. Bu tahrîrlerden ilki 1530-31 yılında yapılır.

Hicrî 937/Miladî 1530-31 yılında yapılan tahrîrde Armudlu, Beğli İli, Beğmiş/Beğmişlü, Büyük Çallu, Büyük Parsa, Çam, Çelebi Yakası, Çukurbağ, Dalyanlu, Dere, Ekizce/İkizce, Etmeksiz, Gümüşlü, Halil Beylü, Ilıca, Karlıyol, Kırıyol, Kızılcalu, Kızıl Üzüm, Kulaklu, Küçük Çallu, Küçük Parsa, Öküce, Sarı Şeyhlü, Tahtalu, Topculu, Yenlü ve Yerbalu mevki ve karyelerindeki Yörüklerin sayımı yapılmıştır.Elimizde sonuçları bulunan bu tahrîre göre günümüzdeki Armutlu, Parsa/Bağyurdu, Ansızca, Sütçüler, Halilbeyli, Kızılca, Kızılüzüm, Sarıçalı bölgelerinin yerleşim alanı olarak seçildiği anlaşılıyor. Çam ve Çelebiyakası’nın ise o dönem Yörüklerin yaşama alanları içerisinde en çok tercih ettikleri mevkiler olarak görülüyor. Bu sayımda konar-göçer olarak anılan Yörüklerin tahminî nüfusu 4.185 ile 6.043 arasındadır. Nif merkezinin tahminî 1500 olarak kaydedilen nüfusu ile kıyaslandığında göçebe Yörüklerin bölge nüfusunun büyük çoğunluğunu oluşturduğu anlaşılıyor.

Bu tahrîrin günümüz için en ilginç yönlerinden biri ise bize o dönemin Kemalpaşa ve İzmir yerleşimlerinin nüfusu ve büyüklükleri hakkında bilgi vermesidir. 1528 tarihli kayıtlardan yola çıkılarak yukarıda belirlenen dönemde, İzmir’in altı mahallesindeki toplam nüfus 1.200-1.300’dür; şehir merkezinde yer alan beş mahalledeki asıl şehir nüfusu ise 940 kişi civarındadır. 1531 tahrîrî verilerinden yola çıkılarak hesaplanan Nif’in on mahalleden oluşan merkezî kazâ nüfusu ise yaklaşık olarak 1.260 ile 1.776 arasındadır ki bu, Nif merkez nüfusunun ortalaması alındığında 1.518 kişiye tekabül etmektedir. Şu hâlde Nif, 16.yüzyılda İzmir şehir merkezinden daha fazla nüfusa sahiptir ve bu yönüyle de İzmir şehrinden daha büyük bir yerleşim birimidir.

937.Hicrî yılda yapılan tahrîre göre Armutlu’da Oğuz’un Bozok soyundan Karkın boyuna ait Yörükler mevcuttur. Buna göre Armutlu’da meskûn Karkın kö

kenli Yörükler’in nüfusu 300-350 civarındadır. Armutlu’da bulunan Yörükler, Çaylu, Karaçayan cemaatine mensuptur.1570’li yıllarda Kızık kökenli Yörükler bölgeye yerleşmeye başladıklarını resmî kayıtlara bakarak gözlemliyoruz ki bu tarihten sonra Nif’in hemen tamamında Kızık boyuna mensup Karaca, Buğurcuyân ve ağırlıklı olarak da Saruhan Yörüklerinin kaydedildiğini görüyoruz.

Parsa/Bağyurdu Yörükleri Karkın kökenlidir ve 1530-31 tahrîrinde 17 hanedir. Kızık boyuna mensup Karaca ve Saruhan Yörükleri 1575’te 18 hane olarak kaydedilmiştir. Adı Kızılcalu/Yenicelü olarak geçen bölgede ilk tahrîrde sadece Karkın kökenli Elliciyân, Karaçayan Yörükleri 17 hane kaydedilmiştir. Aynı bölgede 1575-76 sayımında Karkın’a mensup Saruhan Yörükleri ile Kızık’a bağlı Karaca Yörükleri 20 hane olarak sayılmıştır. 

Günümüzde Ansızca Köyü olduğunu düşündüğüm 1530’de Ekizce/İkizce olarak kayıtlı bulunan bölgenin, Yörüklerin yerleşmeye ilk başladıkları alan olduğu söylenebilir. Spil Dağı eteklerinin bitip Nif Ovası’nın başladığı noktada bulunan Ansızca Köyü mezarlığında, 1604 tarihli bir mezar taşı mevcuttur. Bu mezar taşı Kemalpaşa bölgesinde şimdiye kadar bulunan en eski Müslüman Türk mezar taşıdır. Bu bölgede ilk sayımda Karkın soyundan Elliciyân Yörükleri 12 hane olarak kayıtlıdır. 1575’teki sayımda ise Buğurcuyan Yörükleri 6, Saruhan Yörükleri ise 57 hane olarak kayıtlıdır.

Kızıl Üzüm’de ise ilk sayımda Karkın boyundan Karaçayan Yörükleri 6 hane iken 1575’te Kızık’a bağlı Saruhan ve Karaca Yörükleri 19 hanedir. Kızıl Üzüm karye olarak mevcuttur ve yakınlarında Ömerli ve Meşhed adıyla anılan iki mahal vardır.

Ulucak bölgesinin 1530’lu yıllarda bir Yörük kışlağı olmayıp 1570’li yıllarda Kızık boyundan Saruhan Yörüklerinin 17 hane kaydı vardır. Aynı durum Virân yani Ören için de geçerlidir. Virân’de Kızık’a bağlı Saruhan Yörükleri 26 hane olarak kayıtlıdır. Osmanlı Devleti memurları Hicrî 957/1550-51 yılındaki sıra dışı sayımında bölgeye yerleşen Eymür boyu Türkler’ini; Emürçek, Gökçe Kırı, Kurbal bölgelerinde Tahtacıyân taifesi toplam 45 hane meskûn olarak kaydetmiştir. Yıva boyundan Yalunlar cemaatine mensup Yörükler, Dere ve Dalyanlu bölgesinde toplam 28 hane olarak kayıtlıdır. Yıva’ya mensup Çulluyân Yörükleri, Korkud bölgesinde 5 hane olarak tespit edilmiştir.

Hicrî 983 yani Miladî 1575-76 yılında yapılan tahrîrde ise Ağanseri, Ahmet Bellü, Armudlu, Bakla, Baraklu, Baryalu, Beğli İli, Beğmiş/Beğmişlü, Bezirganlu, Boğazlayan, Bozköy, Bülbüllü, Büyük Çallu, Büyük Parsa, Çaltı, Çam, Çarık Deresi, Çelebi Yakası, Çınar Deresi, Çukurbağ, Dalyanlu, Dere, Ekizce/İkizce, Ekserce, Elmekser, Gerdeme, Gümüşlü, Halil Beylü, Işıklar, İlyasca, Kale-i Sakacık, Kasar, Kebeciler, Kemer, Kemer Başı, Kerdiye, Keş, Kılcan, Kızaklu, Kızı Bolu, Kızılcalu, Kızıl Üzüm, Kopu Kuyu, Kör Bağçe, Küçük Çallu, Küçük Parsa, Menteşelü, Sabancalar, Sarucalu, Sarı Şeyhlü, Tokuşlu, Topculu, Ulucak, Uzun Oluklu, Virân, Yaka, Yasili, Yayılmış mevki ve yerleşim birimleri ile Nif’in merkezindeki Cami-i Kebir mahallesinde meskûn konumda bulunan Yörüklerin kayıtları yer almaktadır. Bu sayımda konar-göçer olarak kaydedilenlerin tahminî nüfusu 6.500’dür ki yerleşik Nif merkez nüfusu 1.400 civarındadır. 1570’li yıllarda yapılan bu tahrîrde dikkat çekici olan bir nokta da 29 kişinin gayrimüslim kimliği ile kaydedilmesidir. Bu sayımda günümüzde Kemalpaşa’ya bağlı olmayan Boğazlıyan, Bozköy, Yakaköy ve Kemalpaşa’ya bağlı Gerdeme, Ulucak, Virân bölgelerinin Türkler için yeni yerleşimler olarak hiç değilse kurulmaya başladığını görüyoruz. Doğaları ve kültürleri gereği hayatlarını karınca kararınca sürdüren konar-göçer biçimde yaşayan Yörükler için İlber Ortaylı, kendi hallerinde “halıcılık ve atçılıkla uğraşırlardı.” değerlendirmesinden sonra “Cengâver ve saldırgan bir tutumları vardır. Bu yüzden uçlarda askerî güç olarak kullanılırlardı. (…) Zamanla otlak bulma güçlükleri ve ekolojik yönden toprağa yerleşmeyi gerektiren iç ve dış etkenler dolayısıyla bunlar köy toplulukları haline dönüşmüşlerdir.” demektedir ki, devlet ile Yörükler arasındaki göçer olmak ya da yerleşik olmak mücadelesi, 19.yüzyılın sonlarına kadar, zaman zaman şiddetlenerek devam etmiştir.

Yörüklerin konar-göçer yaşama biçimlerinin Selçuklu döneminden beri devlet için sorun teşkil ettiği pek çok kayıtta mevcuttur. Yörüklerin kayıt altına alınamayışı ve buna bağlı olarak düzenli vergi tahsil edilememesi, göç yolları üzerinde bulunan tarla, bağ, bahçe gibi tarım alanlarına ve ürünlerine zarar vermeleri, yerleşik ahali ile sorunlar yaşamaları gibi bir dizi sorun Osmanlı Devleti egemenliğinde de devam etmiştir. Bu nedenle Osmanlı Devleti, Yörükleri yerleşik hayata geçirebilmek için zaman zaman sert yaptırımlar uygulamış, onları yerleşik olmaya teşvik etmiş hatta 1860’lı yıllarda çıkardığı Nizâmnâmeler ile yerleşmelerini zorunlu kılmıştır. Kanunlarla yerleşik hayata geçirilmek istenen Yörükler ile devlet arasında yerel ölçekte büyük sorunlar da yaşanmıştır. Osmanlı Devleti’nin daha kuruluş aşamalarından başlayarak hemen her döneminde ekonomide lokomotif, askerlikte silahlı güç olarak büyük görevler ifa eden Yörükler, devlet nazarında giderek bir üvey evlat muamelesi görmeye, horlanmaya başlanır. Büyük ölçüde 19.yüzyılın ikinci yarısından itibaren zorlamalarla da olsa yerleşik hayata geçirilir. Kemalpaşa’daki Akalan, Cumalı, Çambel, Damlacık, Dereköy, Gökyaka, Nazarköy, Ovacık, Sarıçalı, Sarılar, Sinancılar, Vişneli, Yenmiş, Yeşilköy, Yeşilyurt, Yiğitler ve Zeamet köyleri 19.yüzyılın ikinci yarısında Yörüklerin iskân edilmeleri ile kurulmuş yeni yerleşim birimleridir.

 
Etiketler: KEMALPAŞA, YÖRÜKLERİ,
Yorumlar
Haber Yazılımı