Yazı Detayı
05 Ağustos 2019 - Pazartesi 14:43
 
1948, KEMALPAŞA – I
Rahim SAĞ
rahimsag@kemalpasaaktuel.com
 
 

Önce İzmir’e sonra da Kemalpaşa’ya bundan 71 yıl önce 1948’de gelen “meçhûl” bir gezgin, gözlemlerini gerçekçi bir biçimde kaleme almış; gördüklerini yer yer esprili bir biçimde anlatmış. 71 yıl önceki ile günümüzdeki İzmir’i ve Kemalpaşa’yı kıyaslamak adına büyük bir keyifle okuyacağınızı umuyorum…

 

Evliya Çelebi’nin 1671 yılı Mayıs ayında Nif’e gelişinden tam 277 yıl sonra, kendisine “İkinci Evliya Çelebi” adını veren bir başka gezgin, artık yeni adı Kemalpaşa olan Nif’e, 1948 yılı Eylül ayının ortalarında gelir ve geldikten sonra gördüklerini ve Kemalpaşa ile ilgili gözlemlerini “İzmir’e Seyahat”  adlı kitabı içerisinde bir bölüm olarak yazar. Kendisini İkinci Evliya Çelebi olarak adlandıran, meçhul (bilinmeyen/bilinemeyen) bu yazar hakkında, kitabında verdiği parça parça bilgiler dışında herhangi bir bilgiye ne yazık ki sahip değiliz. Bunlar, meçhûl yazarın, kitabında kendisi hakkında verdiği bilgilerle sınırlıdır. İkinci Evliya Çelebi, yaptığı İzmir gezisine ilişkin olarak “bundan 28 sene evvel” İzmir’in, Yunan ordularınca işgaline tanık olduğunu anlatmaktadır. Yazar devam olarak, İzmir’in işgalinin kendisine getireceği olumsuz durumlardan korktuğu için “O vakit Loyt Tiryestino kumpanyasının bir vapurunda soluğu almış; İzmir’deki Yunan işgal kuvvetleri elinden yakamı zor kurtarmıştım.” bilgisini vermektedir.

 

İzmir’in işgalinden ve muhtemel ki işgali sonrasında yıllarda “dostum” dediği “Mehmet Sırrı Sanlı’nın o vakit neşretmekte olduğu Seda-yı Hak ceridesine (gazetesi) intisabım (bağlılığım) vardı ve kaçarken de gazeteci olarak bir İtalyan pasaportu almıştım.” bilgisine yer vermesine bakarak Yunan işgali sırasında vatanperver kimliğiyle öne çıkan bir karakter olduğunu söyleyebiliriz.

 

Yazarının asıl kimliği bir yana, bu gezi notlarını büyük ölçüde önemli kılan da aslında yazarın içten anlatımının yanı sıra, bu dönemde Kemalpaşa hakkında kronik nitelikli başka kaynak ya da kaynakların -ne yazık ki- mevcut olmaması. İzmir kültür tarihine bile ışık tutacağına inandığım bu kitabın meçhûl yazarının 1948 yılına ilişkin gezi notları, fikrimce 1948 ve günümüze kadar uzanan süreçte, bize Kemalpaşa hakkında tek hattâ en net perspektifi sunuyor. İkinci Evliya Çelebi’nin de tıpkı asıl Evliya Çelebi’yi andıran çok tatlı, akıcı ve espirili bir anlatımı var bu nedenle kitabında anlattıklarını amiyane tabirle virgülüne dokunmadan aynen yazdığı gibi aşağıya alıyorum:

 

“Sabahın erken saatlerinde yola çıktım. Kayınvalidemin Salhâne’deki evinde misafirdim. Oradan bir tramvayla Konak mevkiine gelerek “Ankara Palas” Oteli’nin önünde indim.

 

Ankara Palas Oteli İzmir’in namlı otellerindendir. Temiz ve dürüst bir muamelesi vardır. Altındaki pastahane ve kıraathanesi de iyidir. (…) Otelin altındaki kıraathanede oturdum. Evde içtiğim kahve sabah keyfini patlatmamıştı. Burada da güzel bir sütlü kahve içtim. (…)

 

Kalktım Belediye’nin işletmekte olduğu bu otobüse binerek Santral garaja geldim. Ege Bölgesi’nin bütün kaza ve nahiyelerine gidecek otobüsler, otomobiller hazırlanıyor. Yüzlerce insan kaynaşıyor. Simit satanların çıkardığı feryadlar ortalıktaki hay huyu bastırıyordu.

 

Ellerindeki bavul, sepet ve heğbelerle gelenler vardı. Bazı şoför yamakları keskin keskin: – Haydi Kasaba’ya, Bergama’ya, Urla’ya, Tire’ye, Ödemiş’e kalkıyor.Feryadları ile müşterileri davet ediyorlardı. Bir aralık boru gibi bir ses daha yükseldi:

– Kemalpaşa’ya, Turgutlu’ya, haydi kalkıyor.

 

“Hah” dedim, tam zamanında gelmişim. Kemalpaşa ve Turgutlu kasabasına müşteri davet eden şoförün yanına sokuldum, Kemalpaşa yolcusu olduğumu söyleyerek, İkinci Evliya Çelebi için münasip bir yer verilmesini rica ettim. Şoför halden anlayan bir insanmış. “Benim yanıma oturursunuz.” dedi. Biz de şoför mahallinin yanındaki kanepeye geçip rahat olduk.

 

Yolcu eşyalarının otobüsün üzerine bağlanması işi bir hayli sürdü ve ancak yarım saat sonra yola çıkabildik. Bu arada eşya bağlanırken birkaç yolcu daha araya sıkıştı. Ve otobüs ağzına kadar doldu.

 

Bu hal üzere “Bismillah” diye yola revan olduk. Basmahane’den Kemer ve Tepecik Mahalleleri’nden geçerek bozuk bir asfalt yola çıktık. Otobüs yolda birçok yerlerde durarak yolcu indirdi. Bu arada yolcu da aldı. Tepecik mevkiinden sonra Kokluca köyünü geçtik. Sağ tarafımızda İzmir’in büyük mezarlığı uzanıyordu. Buradan geçerken için sızladı. (…)

 

Otobüsümüz bozuk asfalt yoldan sonra düzgün bir şoseye çıkmıştı. Şimdi yolumuza daha rahat devam ediyor, sol tarafımda uzanan geniş Bornova Ovası’nı görüyordum. İlerde Yamanlar Dağı’nın eteklerine kadar uzanan bu mümbit ovanın bundan üç dört bin sene evvel gemilerin dolaştığı bir deniz olduğunu hatırladım.

 

Sağımda bir tepe üzerinde büyükçe bir köy, Bornova Ovası’na kuş bakışı bakıyor ve o taraflarda eski İzmir’den, Lidya’nın merkezi Sart’a giden kadim yolu da gözlerimle araştırıyordum.

 

Biraz sonra otobüsümüz sarsılmağa, sıçramağa başladı. Bozuk bir yola girmiştik. Fakat sol tarafımızda yol yapmak için kırılmış ve yolun kenarına sıralanmış taşlar görünce içim rahat oldu. Dedim ki, “herhalde yakında bu bozuk yolu yapacaklar.” hatta bu düşüncemiz şoföre de söyledim:

–“Allah’tan” dedim, “yolu yapmaya başlamışlar.” Şoför, bön bön bana baktı. Sözümü anlamadığına zahip olarak tekrar ettim.

–Baksanız a… Taşlar kırılıp hazırlanmış, nerede ise döşemeye başlarlar.

Hay Allah müstehakımı versin, keşke söylemez olaydım.

Neş’e ümmit ettiğin sagar da senden gamlıdır,

Bir dokun, bin âh dinle kâse-i fağfurdan.

diyen Âli ne kadar haklıymış.

 

Şoför bu sözüm üzerine başını “Lâ havle” der gibi bir iki defa salladı. Öyle olduğu halde hızını gene alamadı. Nihayet patlar gibi cevap verdi:

 

–“Beyim” dedi, “Allah’ını seversen benimle alay mı ediyorsun? Bu taşlar iki senedir burada. Biz iki senedir bu taşların belâsını çekiyoruz. Yoldan vazgeçtik. Bari yolu kapamasınlar, görmüyor musun yolun yarısı kapalı, karşıdan bir kamyon geldiği zaman birbirimize yol vermek için ne sıkıntılar çektiğimi bilmezsin. Hendeğe düşmek, bu taş yığınlarının üstüne çıkıp lastik parçalamak hepsi hartada dahil.”

           

Adamcağız durdu, bir dakika nefes aldıktan sonra derdini şöylece tamamladı:

–Evliya Çelebi, ben cahilim. Pek az okuyup yazmam var. Amma düşünüyorum ki, bu yapılan işlerin hepsi sakattır. Evvelâ bu taşlar iki sene içinde yarı yarıya ziyan olmuştur. Yağmur, soğuk sonra sıcak taşları ufaklamış birçoğunu kum haline getirmiştir. Yani yarısı balast olmaktan çıkmıştır. Bunlar için yüz bin lira verilmiş ise, elli bin lirası heba olmuştur. Bu millete günah değil mi? Hem canım ne iştir bu anlamıyorum. Türkiyemize meselâ senede bir milyon liralık kamyon girdiğini farz edelim. Yollar eğer muntazam olsa bu kamyonlar en az beş sene dayanır. Halbuki şimdi iki, iki buçuk senede ıskartaya çıkıyor. Demek oluyor ki, kamyon ve otobüslerin ölümü yolsuzluktandır. Eğer yollar muntazam olsa ve bunlar beş sene dayansa memleketimize o kadar az kamyon girecek yani her sene bir milyon lira yerine bunun yarısını yani beş yüz bin lirayı harice vermiş olacağız. Döviz döviz diye bağırıyorlar. İşte döviz. İşte bozuk yollarımızı yapmak için para… Kamyonların tamiri için de verdiğimiz yedek parça parası da böyle… Anlamıyorum. Ben cahil iken bu kocakarı hesabını yapabiliyorum da büyüklerimiz bu kadar da mı düşünemiyor?...

 

Dedim ya, bir dokun bin ah dinle kâse-i fağfurdan. Adamcağız durmadan derdini dökmüş ve hafiflemiş olacak ki sustu. Sonra mırıldanır gibi yavaş bir sesle bir şarkı tutturdu:

“Turnalar uçun, yayladan geçin, derdimi seçin.”

Şoförün dert dökmesi bitmişti. Fakat kendisine verilecek cevap için bende kâfi miktarda malûmat yoktu. Yalnız şu kadar söyleyebildim:

–Azizim, Hükümet ne yapsın. Delik büyük, yama küçük! İşte her sene ufak ufak yamalarla deliği kapatmağa çalışıyor.

Şoför şarkısını yarıda bırakarak buna da cevap verdi:

–Güzel ağabeyim. Amma vurduğu yamalar zaten çürük, dört beş senede ufak yamalarla deliği kapatayım derken daha ikinci senesinde birinci senenin yaması kopuyor. Böyle olursa tabi delik kapanmaz.

–İyi ama kardeşim, para meselesi. Bütçe işi, devlet de yorganına göre ayağını uzatacak tabii.

–Beyim, beyim bana baksana. Biz cahiliz amma her şeyi biliriz. Milyonluk maliye sarayları, yüz milyonluk meclis binaları, maruken koltuklar yapacaklarına yol yapsınlar, yol… Devletin yorganını uzatacak yoldur. Saraylar, koltuklar değil… Yol memleketin kan damarlarıdır.

 

“Hay Allah müstehakını versin bu şoförün.” diye içimden söylendim, bir defa adamcağızın derdini deşmiştik. Daha biraz konuşsam kim bilir neler işitecektim. Susmağı tercih ettim.

 

Biz böyle konuşurken Pınarbaşı ovalarını geçmiş sonra yılankavi bir yol ile Spylus Dağları’nın şarka doğru uzayan ufak bir yamacına tırmanmağa başlamıştık. Yol burada düzelmişti. Şimdi rahatça gidiyorduk.

 

Şüphesiz kadim İzmir-Sart yolu buradan geçmiyordu, şimdi sağ tarafımızda bir köyün bulunduğu dar bir vadi vardı. Herhalde İzmir ovasını Nemfiyo (Kemalpaşa) ovasına bağlayan ve eski yolun geçtiği vadi burası olacaktı.

 

Bu sırada çıktığımız yokuş bitmiş, dağın sırtına varmış idik ki üstü kiremitlerle örtülü kameriye gibi yapılmış bir binaya rast geldik. İçinde bir kitabe vardı:

           

            “ATATÜRK BURADA …”

           

Otobüsümüz sür’atle geçtiği için yazıyı okuyamadım. Şoföre sordum:

–Burası neresi?

Şoför anlattı:

–Efendim, rahmetli Atatürk İzmir’in istirdadında buraya gelmiş ve bu noktadan ilk defa son hedef olarak gösterdiği Akdeniz’i görmüş. Şimdi çardak şeklinde betondan yapılan bu bina yerinde o vakit çalı çırpıdan bir köy çardağı vardı. Orada oturarak bir ayran ve kahve içmiş, İzmir’i ve denizi seyretmiş. Bundan dolayı burada bir anıt yaptık. Bu hatıranın bu suretle canlandırılması hoşuma gitti. Bunu yapanları memnuniyet ve takdirle andım.

 

Artık otobüsümüz az çok temiz bir yoldan yokuş aşağı iniyor, çamlıklar arasından geçiyorduk. Biraz sonra ovaya indik, artık burası Kemalpaşa ovası idi. En başta sola ayrılan bir köy yolunun başlangıç noktasında kurulmuş bir köy kahvesinde durduk. Buradan Ören köyüne gidilirmiş. Bu mahalde birkaç yolcu indi. Turgutlu’ya gidecek bir iki yolcu da aldıktan sonra tekrar yolumuza devam ettik. İlerledikçe sağda solda güzel üzüm bağları görünmeğe başlamıştı. İnce ve gözün alabildiği kadar uzayan ova kâmilen üzüm bağları, kiraz bahçeleriyle kaplı idi.

 

Bir hayli daha ilerledikten sonra sol tarafımızda üst tarafı yıkılmış büyücek bir bina harabesine rast geldik. Şoföre sordum:

–Burası nedir?

Şoför dudaklarını bükerek cevap verdi:

–Vallahi beyim pek bilmiyorum. Ama buraya Kemalpaşalılar Kız Kulesi derler.

 

Binayı, otobüsle geçerken şöylece tetkik ediyordum. Bu harabenin üç katlı oluş vaziyeti burasının çok eski devirlere ait bir saray olduğunu gösteriyordu.

 

Filhakika burası Bizans İmparatorları’ndan Andronik tarafından yapılmış bir saray idi. O vakitler Bizans İmparatorları, Nemfiyo denilen sonra kısaca Nif diye anılan bu günkü Kemalpaşa kazasının gerek suları ve gerek güzel havasıyle eşi bulunmaz tabii güzellikleri karşısında burasını bir tenezzüh mahalli yapmışlardı. Sarp ve yalçın dağları, büyük çam, meşe ve ardıç ağaçlariyle kaplı idi. Burada her çeşit av hayvanları bulunuyor. Hatta kaplan avına dahi çıkıyorlardı.

 

Bizans tarihinde diğer Andronikos’lardan ayırt edilmek için genç lakabıyla anılan bu zat 1328 senesi Mayısında İstanbul’a gelerek anî bir baskınla dedesi ikinci Andronikos’u tahttan indirmiş, kendisi İmparator olmuştu.

 

Genç Andronikos eğlence ve av düşkünü bir zattı. İmparatorluğun Selçuk ve İlhanlı devletlerinin uç beyleri elinde çektiği sıkıntı ve mağlubiyetlere rağmen eğlenmek ve ava çıkmaktan da vaz geçemiyordu. En güzel bir eğlence mahalli ve bol bir av yeri olan Nemfiyo’da kendisi için emin ve güzel bir saray yaptırmağı muvaffık bulan Andronikos işte bu gün dört duvarı kalan ve üç katlı olarak bir harabe halinde görülen bu sarayı inşa ettirmişti.

 

(Genç Andronik bu Nemfeom’da bir saray yaptırmıştı. Binanın asarı halen mevcuttur. Tezyinatdan âri dört köşe bir binadır. Taş ve tuğladan münavebe sıralarıyla inşa edilmiştir. Üç katlı olan bu sarayın birinci katında altı pencere vardır. Yan taraf ve cephesinde açık bir divanhane olması muhtemel büyük ve boş bir yer görülür. Bu sarayın inşa tarzı ve tâksimatı, İmparator Konstanten’in İstanbuldaki sarayına tamamıyle benzer). (Charles Texier, Kitap 4, fasıl 22)

 

İşte Kemalpaşa kazasına girmeden biraz evvel gördüğümüz harabe bu saray idi.

 

Buradan geçtikten sonra İzmir’in şark tarafında ve 24 kilometre mesafede bulunan Kemalpaşa kazasına vasıl olduk.

 

(İkinci Evliya Çelebi Kemalpaşa’da nelere tanık oldu, Kemalpaşa’nın nelerini çok sevdi, nelerine çok üzüldü? Gelecek sayıda.)

 
Etiketler: 1948,, KEMALPAŞA, –, I,
Yorumlar
Haber Yazılımı